İspanyol yazar Juan Goytisolo, ömrü boyu bir dünya vatandaşı olarak yaşadı. Doğu ile Batı dünyalarını birbirinden ayrı iki medeniyet değil, madalyonun iki yüzü olarak gördü. Dünyadaki gönüllü sürgün hayatı boyunca da hem Paris gibi Avrupa kentlerinde hem Mekke, Fas gibi Doğu diyarlarında hem de İstanbul gibi ülkemizin belli başlı yerlerinde yaşamını sürdürdü. İspanyol İç Savaşı’nda, henüz yedi yaşındayken kaybettiği annesi, baba ile yaşadığı otorite sorunu gibi unsurlar onun hiçbir yere ait olmama, hiçbir kategoriye girmeme isteğini daha da pekiştirdi. Bu nedenle ki hayatının büyük bir bölümünü yersiz yurtsuzlaşarak yaşadı. Sürekli bir gezgin olarak Doğu ile Batı arasında gidip gelen yazar, tüm deneyimlerini de gerek TV programı yaparak gerek kitap yazarak somutlaştırmayı başardı. 2017’de aramızda ayrılırken hakkında şöyle sözler söylendi: ”Goytisolo yeryüzündeki gönüllü sürgünlerden biriydi.” Biz de hayatının önemli noktaları ve ardından kitaplarına bakarak onu tanıyacağız.

1. Hayatına genel bakış


Juan Goytisolo İspanya, Barselona’da 6 Ocak 1931 yılında dünyaya gelir. Yedi yaşında İspanyol İç Savaşı sırasında annesini kaybetmesi onun kendini dünyada sürgün hissetmesine sebep olan önemli unsurlardan biri olur. Bununla ilgili olarak şunları söyler: ‘’17 Mart 1938 günü annem, her zamanki gibi Barcelona yoluna düştü. Evden ayrıldığında şafak söküyordu; belleğin yanılsamalarını ve sonradan kurduğu düzmece anıları bildiğim halde, hala çok canlı olarak hatırladığım bir şey var: odamın penceresinden baktım, o, bundan böyle benim için bir meçhul olarak kalacak kadın, paltosunu, şapkasını giymiş, elinde çantası, hem bizler hem kendisi için kesin yokluğuna doğru gidiyordu: silinmeye, boşluğa, hiçliğe doğru (…) gerçek bir görüntüydü bu ve bir süre yüreğime acı bir pişmanlık vermiştir: neden bağırıp onu geri çağırmamış, yolculuğundan alıkoymamıştım sanki?’’ Yazar diğer kardeşleri gibi annesinin ölümünün ardından babasıyla otorite sorunu yaşayarak ve ona mesafeli bir şekilde büyür. Katolik okullarında eğitim alır, ardından Barselona Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi’ne yazılır. Yirmili yaşlarının başında, çekip gitme isteği iyice artan yazar sonunda 1956 yılında Paris’e taşınır ve burada Gallimard Yayınevi’nde çalışmaya başlar. Sonraki yıllarda evleneceği Monique Longe ile de burada tanışır. Çocukluğunda tanık olduğu savaş ve vahşet yılları gereği bir cennetleri diyarı olarak gördüğü Paris’e gittiğinde ise burada Cezayir meselesini ve göçmen işçilerin durumlarını öğrenince hayal kırıklığına uğrar. 1969 ila 1974 arasında Kuzey Amerika’daki birçok üniversitede edebiyat dersleri verir. Sürekli arayışta ve değişkenlik gösteren yazar, aynı haleti ruhiye ile 4 Haziran 2017’de Fas, Marakeş’teki evinde vefat eder.

2. Küba’ya destek


Juan Goytisolo, hararetle savunduğu Castro devrimini görmek için 1961 Aralık’ında Küba’ya gider. Burjuva bir ailede dünyaya gelen yazara göre ailesinin mal varlığı Küba halkının sömürülmesinden ileri gelir. Bu kanıya aile arşivindeki belgeleri kurcalarken varır. Bununla ilgili olarak da şunları aktarır: ‘’Birkaç yıl sonra başlayan Küba devrimini, yüreğimin derininde sanki atalarımın geçmişteki ağır suçlarına karşı tarihin uygun gördüğü bir cezaymış gibi algıladım, ben de coşkuyla katılırsam üstümde taşıdığım ağır yükten sıyrılmama yardımcı olacak kurtarıcı bir deneyim yaşayacağım sandım.’’

3. Goytisolo Türkiye’de


Pek çok vesile ile defalarca Türkiye’ye de gelen yazar; 1988 yılında İspanyol televizyonu için ‘’Alquibla’’ (Kıble) adlı bir belgesel dizisi hazırlar. İslam ülkelerinde yaşayan çeşitli geleneklerin konu olduğu bu dizinin dört bölümü de Türkiye’ye ayrılır. Büyük ilgi uyandıran bir iş olduğu için 1990’da devamının çekildiği belgesel dizisinde de Türkiye’ye Erzurum özelinde yer verilir. Yazar daha sonraları ölümüne değin İstanbul’a gelip kalmaya da devam eder.

4. Kendisi hakkında söyledikleri


Juan Goytisolo bir romanında kendisini şöyle tanımlar: ‘’Yazınsal idealim: gezgin derviş. (…) Beyhude dünya nimetlerinden kaçan, kuralları ve dışsal uygunluk kalıplarını küçümseyen, mürit aramayan, pohpohlanmaya tahammülü olmayan bir adam.’’

5. Osmanlı’nın İstanbul’u


Goytisolo Doğu ile Batı’yı birbirinden kesin çizgilerle ayırmaz, hatta Batı dünyasının Doğu’ya yönelik önyargıları olduğunu da belirterek bu durumu eleştirir. Yazar bu çalışmasında dünyanın merkezî noktalarından biri olan İstanbul’un Osmanlı dönemlerindeki durumunu anlatıyor. Bir yandan saray hayatı, idarî kadrolar, Osmanlı bürokrasisi gibi konuları ele alırken diğer yandan sokağı; kahveleri, sokak satıcılarını da aktarıyor. Kitabın tanıtım yazısında da şu ifadelere yer verilmiş: ‘’Çağdaş yazının seçkin ismi Juan Goytisolo, Doğu ve Batı arasındaki kültürel çatışmayı, Osmanlı’nın İstanbulu’nda, Avrupa merkezli Oryantalist bakış açısını eleştirerek gözler önüne seriyor. Batı dünyasının kurguladığı tarihsel ‘Türk’ imgesi, bu çalışmada siyasi ve kültürel boyutlarıyla İstanbul’un gündelik hayatı içinde ele alınmakta. Goytisolo, Topkapı Sarayı’ndan gündelik hayatın popüler mekanlarına doğru genişleyen toplumsal kültür yelpazesinde Osmanlı dünyasının özgünlüğünü vurguluyor, Batı’nın önyargılarıyla hesaplaşıyor.’’

6. Kapadokya’da Gaudi’nin İzinde


Aynı zamanda bir gezgin olan Goytisolo’nun gözlemlerini aktardığı bir diğer gezi ve kültür kitabıdır. Doğu penceresinden de bakmayı başaran Goytisolo bu kitabında Türkiye, Fas ve Mısır’da yaptığı seyahatlerde peşine düştüğü olayları yer yer didaktik yer yer öyküleyici bir anlatımla aktarır. Kitaba adını veren Gaudi ise İspanyol mimar Antoni Guadi’dir. Goytisolo bu yolculuklarında, onun izlerini bulur ve peşinden gider. Kitabın arka sözü de bu bakımdan iyi bir özet sunuyor: ‘’Kapadokya… Yüzyıllar boyu patlayan volkanların, yağmurların, rüzgârların biçim verdiği kayalar, kuleler, yükseltiler, zulümden kaçan insanların yer altına oyduğu şehirler… Katalonya diyarından gelen bir gezginin zihninde Sagrada Familia canlanır. Taşlaşmış bir tövbekârlar alayının geçidine benzeyen kukuletalı kayalar, aslında çini, seramik ve mozaik kubbeler, bacalar, kulecikler olamaz mı? Farkına varmadan, Kapadokya’yı Barcelona’dan ayıran uzaklık ortadan kalkar: İçinde gezindiği inanılmaz uzam onu Gaudí’nin yaratımına götürür. Sonra kulelerden birinde kayaya oyulu yatağında oturan, koyun postuna sarınmış bir ihtiyarla karşılaşır. Acaba bu keşiş Gaudí’nin ta kendisi midir?’’

7. Yeryüzünde Bir Sürgün


Yazarın öyküsel bir biyografisinin sunulduğu önbilgilerden sonra çeşitli konulardaki yazılarının toplandığı önemli bir kitaptır. Bu konulara şöyle bir bakacak olursak; İspanyol İç Savaşı’nın hem halkta hem de yazarın kendi özel hayatında yarattığı olumsuz etkiler, Paris’te yaşamayı seçme nedeni, İspanyol edebiyatı, yeni Avrupa toplumu, İstanbul, aydınlar, liderler, değişen dünya diye sıralayabiliriz. İki dünyayı da (Doğu – Batı) anlamaya çalışan ve bu ikisinin de mekânları arasında gidip gelen bir yazarın bu kitabını okumak heyecan verici olsa gerek. Öyle ki alışılmış ‘’tü kaka’’ modellerinin tamamen dışında, yeryüzünde gönüllü bir sürgünlük yaşayan Goytisolo ömrü boyu bu iki dünyanın içerisine girmeyi de başarır.

8. Yasak Bölge


Anılarının ilk kısmını oluşturan kitabıdır. Kitaba çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatarak başlayan yazar daha sonra doğduğu yer olan Barselona’yı, Franco’nun İspanya’sını, yirmili yaşlarında gidip yerleştiği Paris zamanlarını ve eşcinselliği keşfediş hikâyesini ele alıyor. Edebi kariyerinde kimlerden etkilendiği, nasıl bir yol çizdiğini de öğrenmenizin mümkün olduğu bu anılar serisinin ilk kitabı yazarın özelini görmek için de mühim bir kitap.

9. Çekişme Diyarında


Anılar serisinin ikinci kitabıdır. Bu çalışmasında ise ağırlıklı olarak 1960 ila 1970’li yıllarına eğilir. Paris ve sanat çevreleri, dönemin iştirak ettiği bohem hayatı, Küba ve Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculukları, önemli Fransız yazarları bu kitabın belli başlı konularıdır. Anılarının ikinci derlemesi olan bu kitabından bir alıntı da yapalım: “Akşam yemeğinde sohbetin dönüş dolaşıp Franco’ya karşı somut bir suikast olasılığı üzerinde yoğunlaşması beni hayretler içinde bırakmıştı. Böylesi bir suikastı herhangi bir boğa güreşi alanında gerçekleştirmek onlara mümkün görünüyordu: Misafirlerden biri diktatörün başköşeye kurulduğu bir boğa güreşini seyretmişti ve ona göre hedefi tutturmak çocuk oyuncağıydı…”

10. Yalnız Kuşun Erdemleri


‘’Şiir – roman’’ olarak tarif edilebilecek bir eserdir. Şiirsel anlatım bir yandan da öyküleyici bir üslupla bütünleşir. Kuşun bir metafor olarak kullanıldığı eserde, Goytisolo aslında biraz da kendini hayatını anlatıyor. Eserin açıklama kısmındaki cümleler de bize bunu gösterir:

‘’En ufak bir uzaklık kat etmeden yolculuk ediyor yaklaşıyor ama hiçbir mesafeyi asmıyor tüm renkler ondan fışkırıyor ama rengi yok Batıdaki yerini de bos bırakmadan Doğu’da yerlesiyor bilimler onun cazibesinden, onun yankısının ve tınısının en mükemmel müzik aletlerinden yayılıyor ateşle besleniyor. Her kim onun kanatlarından bir tüy ele geçirirse
sağ tarafındaki alevlerden sağ salim çıkar o kişinin
soluğundan doğal bir meltem fışkırır
bu yüzden de sevgili kalbinin sırlarını en samimi ve
gizli düşüncelerini ona acar yalnızlıkta yaşıyordu
yalnızlıkta attı düğümünü yalnızlıkta yol gösterdi
tek basına sevdiğine yine yalnızlıkta askıyla yaralı’’

11. Ara Perde


Yazarın ‘’yazınsal vasiyetim’’ olarak nitelediği ve vaktiyle son kurgusal eseri olduğunu belirttiği yapıtıdır. Yine şiir – öyküyü eserde bir arada görüyoruz. Artık yaşlılığa erdiği hayatının bir eseri olan Ara Perde tam da bu yıllarını, eşini kaybedişini, geçmişe duyduğu özlemi anlattığı bir eserdir. Şu ne kadar kısaysa o kadar yoğun anlatımı olan kitaplar vardır ya. Ara Perde, tam da 1 saatlik yolculuğunuz içerisinde oturup okuyabileceğiniz, yazarının sizinle samimi bir şekilde konuştuğu şahane bir yapıt. ‘’Zamanı ölçmek ve hayatlarını saatin gülünç despotluğuna tutsak etmek gibi uğursuz bir fikir kimin aklına gelmişti acaba?’’

12. Kuşatma Hali


Saraybosna’daki kuşatmalara tanıklık eden Goytisolo’nun, buradan yola çıkarak yazdığı yapıtıdır. Bu vesileyle ‘’kuşatılmış kent’’ yazar için bir metafor halini alır ve daha genel ölçekli bir kuşatmadan dem vurur. Eserin tanıtım yazısındaki şu kısım da çok iyi bir açıklama metni olmuş: ‘’Juan Goytisolo, Saraybosna kuşatmasının en kötü günlerinde iki kez gidip görmüştü bu acılı kenti. Yaşadıkları ve tanık oldukları, insan aklının alabileceğinin öylesine ötesindeydi ki, belleğine yerleşen ve kendisine işkence eden görüntülerden kaçabilmek için her şeyi kurguya dönüştürdü. Saraybosna’dan yararlanarak, kuşatılmış bir kente ait bir metafor yarattı. Burası, Saraybosna’nın gerçeklerinden, dehşet ve görüntülerinden yola çıkılarak betimlenmiş olsa da Saraybosna değildir. Tüm kuşatılmış kentler adına Juan Goytisolo’nun usta kaleminden çıkmış, kuşkunun izleğiyle biçimlenmiş, resmi tarihin yalanlarını, olayları nasıl saptırdığını dile getiren bir destandır Kuşatma Hali.’’